3 yaşında okumayalım da cahil mi kalalım?

Eğitim şart. Evet ama kaç yaşında başlamalısın?

Ya da, herkesin tek kalıptan çıktığı bu sistemde, kaç yaşında okula başlaman gerektiğini dayatıyorlar?  Off! Benim bu konuda kafam çok karışık. Çünkü en az 2 eğitimciden, okulun aslında çok da gerekli olmadığı mesajı kafama kazındı. Nasıl mı?

Öncelikle gördüklerim, yaşadıklarıma göre; günümüzde bir çocuğun en geç 3 yaşında öğrenim hayatına atılması lazım. 4 çok geç! Ortalama 3 yaş çocuk üzerine sohbet örneği:

– Merhaba. Nasılsın?

– İyiyim teşekkürler. Siz nasılsınız?

– Teşekkürler. Ay canım, çocuk nasıl? Kaç yaşında?

-3.

– Okula başlamıştır tabi. Hangi okula gidiyor?

-??? (Mavi ekran) Utanarak: Yok, bizimkinin alerjisi var. Okula gönderemiyorum.

Geri kalan sohbet aşağı yukarı “Aa, neye alerjisi var? Bizimkinin de süte var. İçince gaz yapıyor.”  ya da “Kimin yok ki bu devirde? ” ya da ” Yedirirsen alışır” ya da “Bizim bir tanıdık xxx (bilimum alternatif tıp) yaptırdı, hiçbir şeyi kalmadı” ya da ” Bizim de vardı, xxx(bilimum aktar malzemeleri) yedirdik/içirdik tamamen geçti. ” vs.

–  Hı, hı evet. Bizimki biraz farklı. Yok, öyle geçenlerden değil maalesef.

– (Aman sen de çok biliyorsun bakışı atılır) Ama okul şart. Şimdiki çocuklar folik asit çocuğu, çok zeki. 2, bilemedin 3 yaşında okula vermezsen serseri olur çıkar valla!

Abarttığımı düşünenler olduğunu pek sanmıyorum. Benim moralim açıkçası ne kadar dirensem de, çok bozuluyor. Ezilip, büzülüyorum. Yaşadıklarımı detaylıca anlatınca sanki herşey çözülüyor. Karşımdaki işveren, oğlum da  3,5 olmuş hala iş bulamamış gibi.  “Alerjisi olmasa çoktan verirdim, çok araştırdım ama çözüm bulamadım, onun yerine başka kurslara vermeyi düşünüp onları da araştırıyorum…”  İş görüşmesindeymişim gibi, detaylı ama sıkmadan anlatım şekilleri bularak karşımdakini ikna etmeye çalışır buluyorum kendimi. Sonra da çok kızıyorum kendime tabi.

Ne gerek var? Gerçekten her çocuk tornadan çıkmış gibi mi olmalı? 3 yaşında okula başlamasa cahil mi kalacak?

Geçtiğimiz kış müzikli oyun kursuna vermiştim oğlumu. İsmine de kısaca “Kraki okulu” demiştim. Onu okul bildi. “Okula gidiyor musun?” diye soranlara onu söylüyor. Anlamasalar da, okul sorgusu bitmiş oluyor. Oradaki öğretmeni; anaokula gidenlerdense, özel yetenek dersleri alarak eğitilenlerin çok daha şanslı ve ileri seviyelerde olduğunu anlattı. Okula ne kadar geç başlarsa, anne tarafından ne kadar eğitilirse, o kadar daha gelişmiş olduklarını da gözlemlediğini söyledi.

Diğer bilgilendiğim insan da, Eğitimpedia kurucusu, Fide okulları sahibi, Ali Koç. MomTalks 2018 seminerinde kendisine hayran kaldım.  Mümin Sekman ve diğer hayran kaldığım Sinan Canan ile çok güzel bir “talk show” yaptılar. Gerçekten tam bir şovdu. Çok fazla şey konuşuldu. Konumuzla ilgili orada söylediği; “okulun ihtiyaca yönelik işçi yetiştirmek adına çıktığı” ve “ailenin gelirinin en fazla %25’ini çocuğun okuluna vermesi gerektiği” kısmıydı. İlk başta duyanları çok şaşırtabilir. Ama biraz düşünüldüğünde, gerçekten herşeyini çocuğuna adayan aile; çocuğu da, kendini de çok büyük bir yükümlülük altına sokuyor. Aile trajedisine kadar yolu olan durumlar ortaya çıkabiliyor. Onun yerine “rahat olmak” gerektiğini üstüne basa basa hepsi söyledi.

Benim kafam tabi ki hala net değil. Ama yolda gördüğüm teyzenin, ya da parkta gördüğüm çocuğun babasının doğruları, illa ki bizimki olmamalı. Ben herkes için doğru peşinde değilim. Oğlum için doğru neyse onun peşindeyim. Ama 3 yaşında okula veremezsem de, ileride kara cahil olmayacağının bilincindeyim.

 

 

 

 

Günlük şart! Çay olmazsa olmaz!

Günlük tutmak bizim işin (işimiz: alerjiyi yenmek) olmazsa olmazıdır. Şubat 2015’ten beri günlük tutmaktayım. Ömrü hayatımda günlük tutmayı da pek becerememişimdir aslında. Severim ama monoton bir dönemse, yazmaktan sıkılırım. Dönüp bakıyorum alerji günlüğümüze; bu kadar küçük şeylerden insan hayatı nasıl etkilenir? Hala hayret ediyorum(şimdiki durum farklıymış gibi).

İleriki tarihlerden ufak bir örnek vereyim mesela. Oğlum 11 aylık olmuş, özel sıvı maması dışında hiçbir şey boğazından geçmiyor. Ben de tabi ki, yeni denemeler peşindeyim. Amacım: Yulafı yedirmek. Yarım çay kaşığı yulafla 3 hafta boyunca boğuşmaca yaşıyorum. 3 gün süreyle; her sabah aynı saatlerde, yarım çay kaşığı yulafı iyice pişir. Mamaya kat. 3. gün vücudu kıpkırmızı olsun. Bütün gece uyuyamasın. Kes. 3 gün bekle. İnat et. Yahu yarım çay kaşığı pişmiş yulaf 1 yaşındaki çocuğu bu hale nasıl getirebilir? Kesin başka bir şey karıştı. Tekrar denemeliyim. 4.gün tekrar başla. 4. deneme sonunda kabullenmek zorunda kal. Bu da olmadı…

O zamanlar bu kadar deneyimli değilmişim. Bu deneyim bana, değil 1/2 çay kaşığı, 1/4 çay kaşığının bile ne kadar önemi olduğunu öğretti. Bir de çay kaşığı var, ÇAY kaşığı var.

Babam çayı çok sever. Bir de şekerle içer. Çayı karıştırma sesi, her çocuk gibi, oğlumun da dikkatini çekiyordu. Daha bismillah yazlığa yeni alışmaya çalışıyoruz. Babam her sabah tutturuyor; “bu çocuğa çay verelim” diye. Ne diyeyim ki? Dönüp kendi çocukluğuma bile baktığımda o kadar uzak geliyor ki.  Çocuklara ne yedirmek, içirmek gerektiğini nerden hatırlasın? Okumaya devam et “Günlük şart! Çay olmazsa olmaz!”

23 Nisan ve Alerji Haftası

Bu haftanın bizim için anlamları çok. Hem 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hem de Dünya Alerji Haftası.  Üstelik WAO (World Allergy Organisation) bu senenin konusunu Atopik Dermatit olarak belirlemiş.  Ben de kendi hikayemizi ve bu zorlu süreçte öğrendiklerimi blogumda yazıyorum. Hem ulaştığım insanlara yardımcı olduğumu, hem de farkındalığı arttırdığımı düşünüyorum.

23 nisan’ın tarihi önemi bir yana, kendi çocuğumun bunu yaşayabilmesi, önemini her geçen yıl daha da bilinçlenerek kavradığını görmek, insanı hem umutlandırıyor hem de gururlandırıyor.  Bunu ülkesini seven her anne babanın yaşadığını varsayarak lafımı uzatmıyorum.

Atopik dermatit yani alerjik egzamayı da uzun uzadıya anlatmak yerine, şu önemli noktaları paylaşmak istiyorum:

Alerji gerçekten kişiye özeldir. Örneğin bizim yaşadığımız şekliyle uyuşan hiç bir alerjik kişi ile karşılaşmadım. Oğlumun ve benim bünyelerimiz alerjik. Ama alerjik reaksiyonlarımız tamamen alakasız.  Benimki çoğunlukla solnumda ve 25 yaşımdan sonra çıkmıştı. Bu sene de çok ilerledi.

Oğlumun en çok tepkisi ciltte oluyor. Hastalığı çok ilginç seyrediyor. Genellemelere hiç uymuyor.

Okumaya devam et “23 Nisan ve Alerji Haftası”

Mayasız ekmek tarifi – Benim gibi mayayı bir türlü tutturamayanlara gelsin..

 

Buğday yemeye başladıktan sonra beni aldı bir heyecan. Malum buğday demek, ekmek demektir bizde. Ama eşimle, aylarca ekşi maya tutturmaya çalıştık. Bir kere oldu gibi oldu. Yaptığım ekmek de harika olmuştu aslında ama devamını getiremedim. Bulduğum birkaç tarifi kendimce değiştirip, çok da güzel, oğlumun “yumuşak ekmek” diye adlandırdığı tarifi tutturdum. Belki işinize yarar. Tadı hiç de fena değil. Ama miktarları ailecek yemeğe yetiştiremeyeceğimi düşündüğüm için sadece oğluma yapıyorum. Buzlukta istediğiniz kadar, dolapta en az 20 gün hiç birşey olmadan saklayabiliyorsunuz.
Malzemeler:
– 3,5 su bardağı un tam buğday (cityfarm organik)
– 1 su bardağı ayran (4-5 yemek kaşığı kendi yaptığım keçi yoğurdundan ekleyip üzerine su ilave ederek elde ettim.)
(veya  1/2 bardak ayran+1/2 su bardağı soda+45 tatlı kaşığı keçi sütü ile denedim. Onda da aynı kıvamda ve tatta oldu.)
– 1 su bardağı oda sıcaklığında su
– 1 paket karbonat (10 gr)

– bir tutam tuz
–  maden suyu
– 1 yemek kaşığı zeytinyağı

Hazırlanışı: Okumaya devam et “Mayasız ekmek tarifi – Benim gibi mayayı bir türlü tutturamayanlara gelsin..”

İlk yaz’a giriş

İlk yaz’ımızın ilk uçuşunu tahminimden kolay atlattık. Babam bizi havalanından almaya geldi. Yeni bir bilinmeze doğru adım adım yaklaşıyorduk. Ne bilinmezi yahu? 10 yaşımdan beri, okul zamanları bitene kadar, her yazımı kah gülerek, kah ağlayarak, kah eğlenerek, kah sıkılarak geçirdiğim, çalıştığım zamanlarımda da en az 1 haftamı, bazen evden hiç çıkmadan da olsa,  geçirdiğim yerdi. Her taşını, her manzarasını adım gibi ezbere biliyordum. Ama bu sefer yanımda daha 7 aydır tanıdığım, 75 cm boylarında 9 kiloluk bir tosuncuk vardı.

Evet nerden başlasam? Ev 3 katlıydı. Biz orta katta yatacaktık. Hava soğuk olunca alt katta salonda, sıcak olunca üst katta terasta zaman geçirecektik. Bunu neden anlatıyorum? Hava atmak için değil elbette. Bu; kucağında 8 kiloyla devamlı merdiven inip çıkmak demek oluyordu benim için. Örnek vermek gerekirse; biberon lazım, orta katta. Mama yapacağım, kutu bitmiş, yenisi üst katta. Sıcak su lazım, alt katta. Çocuk ağlıyor, emzik orta katta kalmış. Bu çocuk 2 yıl pusette uyudu. Bazen terasta, bazen salonda, bazen odada uyutabiliyoruz. Tabi arabayı taşımak tam bir çin işkencesi. Garibim 1 yaşına kadar sadece mama içti, yine de mama sandalyesine oturttuk tabi. E yukarıda oturuyorduk, hava soğuduysa ya da sinekler çoksa aşağıda yemeye karar veriyorduk: Hop mama sandalyesi de aşağı. Banyosu üst katta, ama kıyafetler orta katta. Çamaşırlar üst katta yıkanıyor ama ütü orta katta yapılıyordu. Tabi edilgen ifadem yanlış anlaşılmasın, hepsini yapan bendim. 60-70 yaşında insanlardan merdiven inip çıkmalarını istemek bizim racona ters. En fazla, çocuğa bak da ben alıp geleyim diyordum. Onu da speedy gonzalez hızıyla yapıyordum ki, emanet ettiğim kişi unutup yiyecekli eliyle oğluma ellemesin. Işınlanma tam bu yıl keşfedilmiş olsa, çok duamı alırlardı. Okumaya devam et “İlk yaz’a giriş”